Zekât ve Fitrenin Kuruluşlara Verilmesi
Müslümanlar zekât ve fitrelerini şahıslardan ziyade kuruluşlara verebilir mi?
Zekât ve fitre ibadetleri, sosyal dayanışma ve İslami değerlerin mali olarak desteklenmesi gayesine matuf olarak farz ve vacip kılınmış; mal ile eda edilen ibadetlerdir. Bilhassa gereği gibi eda edildiği takdirde İslam toplumunun, yoksulluktan tutunuz birçok İslami müessesenin hayata geçirilmesinde ve yaşatılmasında en büyük mali destek zekât ibadetidir. Nitekim uzun İslam tarihinin birçok devrinde zekâttan elde edilen devlet gelirlerinin, devlet içinde sarf edileceği yerlerin bulunamaması nedeniyle kendi hudutlarının dışına bile aktarılması yoluna gidilmiştir.
Zekât, Mekke’de ilk farz kılınan ibadetlerdendir. İbn Kesîr, “Kendilerine, ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın ve zekâtı verin, denilen kimseleri görmedin mi?”[1] ayetini şöyle izah eder: “Müminler, İslam’ın başladığı dönemlerde Mekke’de namaz kılmak ve zekât vermekle (miktarları belli olmasa da) emrolundular. Fakirlerin hâllerini gözetmek ve düzeltmekle memur idiler.”[2]
Hicretten önce Müslümanlar, Mekke’de örgütlü bir toplum oluşturmuşlardı. Teşkilatlı bir toplum, en azından şahıslar kadar ve hatta onlardan daha fazla mali konulara ihtiyaç duyar. Resûlullah (s.a.v.), bunu daha ilk günden itibaren hissetmeye başlamış ve bu nedenle ashabını hayır işleyip sevap kazanmaya ve “Allah yolunda” servetlerinin bir kısmını, özellikle durumu iyi olmayan muhtaç kimseler için harcamaya teşvik etmiştir. Ancak bugünkü manada uygulanması düzenli değildi, çünkü esasları henüz belirlenmemişti. Medine’de devlet otoritesi Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tarafından tesis edildikten sonra tedricen malların nisaplarını Efendimiz (s.a.v.) belirledi ve memurlar da peyderpey yine Efendimiz (s.a.v.) tarafından tayin edildi, bu suretle zekât müessesi kurulmuş oldu.
Zekâtların toplanması veya zekât sahiplerinin kendilerinin vermesi konusu önemlidir. Ayet ve hadisleri incelediğimizde, İslam âlimlerinin içtihatlarına baktığımızda görülen odur ki, zekâtı toplama görevi Müslümanların maslahatı için kurulmuş olan bir müesseseye aittir. Bu bağlamda, Tevbe suresinin 60. ayeti gayet açıktır: “Onların mallarından sadaka (zekât) al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve onlar için dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir (onları yatıştırır). Allah işitendir, bilendir.” Ayette zekâtın toplanması konusu bizzat Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’den talep edilmiştir. Efendimiz (s.a.v.), zekâtın alınmasını, dağıtılmasını ve verilmesini emreden ve açıklayan ayete uygun olarak, Muâz b. Cebel (r.a.)’ı Yemen’e gönderirken şöyle demiştir: “Ey Muâz, Yemen zenginlere, mallarından alınıp fakirlerine dağıtılmak üzere zekât ibadetinin farz kılındığını söyle. Bunu da kabul ederlerse, onların mallarının zekâtını alırken, içinden en iyilerini alma, en kötülerini de alma, orta olanından al.”[3]
Zekâtın bir otorite tarafından toplanması, bir başka deyişle zekât mükellefi olanların otoriteye zekâtlarını teslim etmeleri bir zorunluluktur. Bu durum Resûlullah (s.a.v.)’in vefatından sonra da böylece devam etmiştir. Bütün bu ifade edilenlere göre; zekât mükellefi olan Müslümanların zekâtlarını, bizzat kendilerinin zekâtın sarf yerlerine vermelerinden ziyade zekât toplayan kuruma, yani Müslümanlar tarafından kurulmuş olan zekât kuruluşuna vermeleri zekâtın farz oluş gayesine daha uygun olur. Şayet böyle bir kuruluş yok ise böyle bir kuruluşun oluşturulması gerekir. IGMG zekât ve fitre çalışmaları bu amaçla başlamış ve devam etmektedir.
[1] Nisâ suresi, 4:77
[2] İbn Kesîr, 1/498
[3] Şeybânî, Kitabu’l-Hucce alâ Ehl-i’l Medine, c. 1, s. 495