Tembellikten İşe Gitmeyip, Devletten Geçinmek
İşsizlik parası ödenen ülkelerde tembelliklerinden dolayı çalışmayarak bu parayla geçinenlerin durumu nedir?
Sosyal haklar yönünden birçok dünya ülkesine göre daha gelişmiş durumda olan Avrupa ülkelerinde yaşayan Müslümanlar, -elbette hepsini tenzih ederiz- bu imkânlardan yararlanırken istismar denilebilecek uygulamalardan sarf-ı nazar etmeliler. “Çalışsam da aynı parayı alacağım, çalışmasam da.” deyip çalışmama yolunu tutarak tembellik etmek caiz değildir. Çünkü alın teri dökülerek elde edilen kazanç hem bereket açısından hem de iç huzur yönü ile insanı moralli kılar. Hele kanunların açıklığından veya makamların yanıltılmasıyla kanun dışı yollarla bu imkânlardan faydalanmak asla doğru değildir. Bu yolla elde edilecek kazançlar da helal değildir. Zayıf rivayetle de olsa bize ulaşan şu hadîs-i şerif, çalışarak kazanmanın önemini ifade etmesi açısından son derece önemlidir: Tebük Seferi’nden dönen Peygamberimiz (s.a.v.) ve İslam ordusunu karşılayanlar arasında büyük sahâbî Muâz b. Cebel de bulunuyordu. Muâz (r.a.) bir özründen dolayı Tebük Seferi’ne katılamamıştı. Resûlullah Efendimiz, kendisini karşılamaya gelen Müslümanlarla tek tek el sıkıştı, musafahada bulundu. Onların tebriklerini kabul etti. Bu arada Muâz (r.a.) ile de el sıkışmıştı. Fakat Muâz’ın elleri herkesinkinden farklıydı; sertleşmiş, nasırlaşmıştı. Peygamberimiz: “Ya Muâz, ellerinin sertliği nedendir?” diye sormaktan kendini alamadı. Muâz (r.a.), elinin sertliği ile Hz. Peygamber’i rahatsız ettiğini zannetmişti. Özür dilercesine, bu vaziyetinin sebebini açıklamaya başladı: “Ey Allah’ın resulü, ben çoluk çocuğumun rızkını kazanma ve nafakasını temin etmek için uğraşıyorum. Ellerimden testere, keser, kazma kürek, çekiç hiç düşmüyor. Bu yüzden ellerimin yumuşaklığı gitti, bu şekilde sertleşip nasırlaştı.” Bu söz üzerine, âlemlere rahmet olarak gönderilen sevgili Peygamberimiz, Muâz (r.a.)’ın alnını (bir rivayette ellerini tutarak avuç içlerini) öptü ve “Bu ellere ateş temas etmez.” buyurdu.[1]
[1] El-Elban, Silsiletü’l Ehâdîs-i d’Daîfa, 1/568, H. No: 391